Yıllarımı Osmanlı ve Türk mutfağının ülkemizde ve yurtdışında hak ettiği yere, üne kavuşması için çabalayan, özüne bağlı, yüzünü yarınlara dönmüş, yaptığı işten heyecan duyan, hatta saklamayacağım, sevinç ve heyecandan zaman zaman eli titreyen bir “Mutfak Neferi”yim… Çok olmasa da sayımız her gün daha da artıyor… Şükürler olsun… Sofralarımıza lezzet katan öpülesi ellerin başarısı var yaptıklarımızda.

Hızla artan bir şey daha var… Bu yazımı hazırlarken, dünya nüfusu 7 milyar 449 milyon 946 bin 118’di… Bu akşam, gece yarısında, bu sayıya 401 bin bebek daha katılacak! Saatte 16 bin doğum gerçekleşiyor! Muazzam bir rakam! Bu kadar insan sabah-öğle-akşam beslenmeye çalışıyor… Bu sayının ne kadarı yiyecek bulabiliyor, ne kadarı yatağa aç giriyor, sonrasında daha da aç başlıyor güne; bu sorunun yanıtı, içler acısı!

7 milyar insan! Bu sayıyı, bu kadar insanı göz önüne getiriniz desem, zorlanırsınız. Muazzam kalabalığın içinde gelir farklılaşması da daha da karanlık kılıyor geleceğin dünyasını. Düşük gelirlisi, oldukça varlıklı olanları da var. Bu noktada bir oran dikkatinizden kaçmasın isterim: düşük gelirli insanlar, gelirlerinin %80’ini beslenmeye harcıyor. Varlıklılar ise %10’unu. Daha dikkatli değerlendirin lütfen; düşük gelir grubunda günde 1 dolardan söz ediyoruz.. 75-80 sent ile ne alınabilir ise artık, onunla doymaya çalışanlar var. Varlıklıların harcadığı %10’luk dilimin kaç Türk Lirasına, Dolara ya da Euro’ya karşılık geldiğini varın sizler düşünün!

7 milyar insan ile gelen bir sorun, bir sıkıntı daha var: aslında bilimsel açıdan ya da salt istatistik açısından bakıldığında iyi sayılabilecek bir olgu bu… İnsan ömrü uzuyor! Geçtiğimiz yüzyıllara kıyasla, daha uzun yaşama şansımız var. Şans, çünkü garanti değil, sadece şans.

Bu şans ya da fırsat, her ne ise, bizi bir kısır döngü içine çekiyor: beslenmek ve hayatta kalabilmek için yemek mücadelesi…. Kayıtlara geçmesi için söylüyorum; en azından 165 milyon çocuk, yetersiz besleniyor. Bu gerçek rakamın sadece bir parçası. Gerçek rakamı bilemiyoruz, bilmek istemeyeceğimiz kadar içler acısı bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Gerçekler her zaman pembe değil, maalesef! Dünya nüfusunun %12’si açlık çekiyor. Bu, bir gerçek. Son haftalarda, televizyonda görmüş olmalısınız: bir kamu spotunda, çöpe atılan yiyecekler ile milyonlarca insanın açığına son verilebileceği dile getiriliyor. Doğrudur, bu istatistiğin çevirisini yapacak olursak, şu gerçek ile karşılaşırız; yeryüzünün tarım alanlarının %30’unda çöpe atılacak gıdalar için üretim yapılıyor!

Tarım, aileler ölçeğinde gerçekleşen bir ekonomik etkinlik. İster güzel ülkemize bakın, ister uçsuz bucaksız arazilerde üretim yapan Amerikalı çiftçiye ya da çok sınırlı arazide inanılmaz çeşitlilikte üretim yapmayı başaran Hollanda çiftçisine, daima aileler görürsünüz. Dünyada her 10 tarım işletmesinin % 9’u, aile işletmesi ve bu işletmeler, dünyada sunulan gıda hammaddelerinin % 80’ini üretiyor..

Belki inanmayacaksınız ama, Dünya Gıda ve Tarım Örgütü - FAO’nun istatistiklerine dayanarak söylüyorum; yeryüzünde üretilen gıdanın %75’i, 12 bitki ve 5 hayvan türünden sağlanıyor. Muazzam rakamlardan, çok küçük sayılara indik değil mi? 12 bitki ve 5 hayvan türü, sadece bu kadarcık!

Bu 12 + 5, global bazda % 25 oranında artan tarım dış ticaretinin yükünü de taşıyor. Gelecek yıllarda, global gıda talebi % 35 oranında artacaktır öngörüsü de bir yerlere not edilmeye değer.

Peki, neler oluyor? Neler bekliyor bizi? Üretici ve tüketiciler olarak, ufukta görünen, nedir?

İster istemez, dünya tarım piyasalarındaki dinamikler değişiyor. Bizim beslenme alışkanlıklarımız, diyetimiz değişiyor. Tüketicilerin bilinci de evrim geçirmekte, ürünlere, üreticiye, kaynağa ve markaya bakış açımız değişiyor.

Hiç kuşkum yok, bu yazımı okuyan okurların çoğu, istisnasız, bu evrimin pekala farkındadır. Daha fazlasını da gözden kaçırmadığınıza eminim.
Ama bu noktaları değerli akademisyenlere bırakmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Neler bunlar? Endüstriyel gıda modelleri, biyoçeşitlikte azalma ve kayıplar, kaynakların azalmasına karşılık tüketimin artışı, çiftçi kayıpları, GDO sorunu – özellikle GDO’nun yarar/zarar tartışması, yıllarca süreceğe benziyor. Fiyat belirsizliği ve tabii iklim değişikliklerinin tarıma ve hayvancılığa akıllara durgunluk veren zararları, seller, yangınlar, kuraklık… Örnek mi gerekiyor: güneyde Amik ovası, yıllardır almadığı yağışı kısa sürede aldı, tarım arazilerinin altında kaldığı sular, neredeyse 2 aya karşın, hala çekilmedi…

Şimdi, bu değişen dünyada, buluşmamızın kilit kavramına adım adım gelmek istiyorum: coğrafi işaretler…

Tanım gayet net : “Bilinirliği belirli bir alan üzerine özdeşleşmiş, bir ürünü veya bir niteliği gösteren, ünü veya diğer özellikleri itibariyle işaretlerin tamamına Coğrafi Marka” diyoruz.

Bugün itibariyle, Türk Patent Enstitüsünün kayıtlarında 817 coğrafi işaretli ürün var. Bence, bu sayı çok az. Bu toprakların hakkı bu değil. Üstelik, bu sayıda Amasya Beji mermer de var, Gaziantep sedef el işlemeciliği de… Görece nazar boncuğu üretimi el ve işleme sanatı da… Asla küçümsemiyorum! Haddim değil! Gıda konusundaki coğrafi işaretli ürün sayısının yeterli olmadığını düşünüyorum…
Yüzünüzü güldüreyim biraz; Samsun Kaz Tiridi ve Samsun Simidi listede yerlerini almışlar.

Karadeniz’in çalışkan insanları, başkaca değerleri, lezzetleri de listeye eklemeyi başarmışlar. www.türkpatent.gov.tr adresine bakabilirsiniz.

Şimdi, gerçek şu: her ürünün bir hikâyesi var. Üreticisi, üretildiği yer bize daima bir şeyler anlatır.
Ancak, şu da bir diğer gerçek: “Bir ürünün kalitesini değerlendirmek için kimyasal veya fiziksel analizler ya da tatmak yeterli değildir. Hiçbir teknik yaklaşım, ürünün arkasındaki her şeyi -köken, tarih, işleme tekniği-dikkate almaz ve tüketicinin bir yiyeceğin çevreye veya sosyal adalete saygılı bir şekilde üretilip üretilmediğini anlamasını sağlamaz”

Benim çocukluğumda satın aldığımız ürünlerle ilgili detaylı bilgiyi, doğrudan o ürünlerin satıcılarından ya da üreticilerinden alabilirken, günümüzde araya giren aracılar bu iletişimin önüne geçiyorlar. Ürünün hikâyesini alıcısına anlatması, ancak sahip olduğu etiket sayesinde mümkün oluyor. İşte, etiketler, bu açıdan ürünlerin bir anlamda betimlenmesi demektir.

Etiketler söz konusu olduğunda, bir şey daha eklemek isterim: bazı ürünler sadece belirli coğrafyalarda üretilir ve üretildikleri yerlerden tüm dünyaya yayılırlar. Bu ürünlerin diğerlerinden ayrılması için etiketlerinde ekstra bir işaret bulunur: Coğrafi İşaret.

Kervanlar yüzyıllar boyunca Asya ve Avrupa arasında mekik dokurken, özgün ve yerel birçok ürünü dünya pazarına taşımıştır. Bu türden ürünlerin tescillenerek tüm dünyaya sunulmasını amaçlayan Coğrafi İşaret sisteminin uluslararası anlamda hayata geçirilmesine ilişkin ilk örneklerden birisi 19. yüzyıl sonlarında, 1883 yılında Fransa’da imzalanan “Sınai Mülkiyetin Korunmasına İlişkin Paris Sözleşmesidir.”

Ülkemizde ise Coğrafi İşaret uygulamasına ilişkin ilk resmi düzenlemeleri 27 Haziran 1995 Tarihli Resmi Gazete‘de bulmak mümkündür. İlgili yasal düzenlemelerin ortaya çıktığı günden bu yana gelinen noktada, ülkemiz sınırları içinde tescili yapılmış 817 adet Coğrafi İşarete sahip ürün bulunmaktadır. Bu sayı içinde tarım ve gıda ürünlerinin ne yazık ki başı çekmediğine yukarıda değinmiştim. Tekrarlıyorum, bu sayı, muhakkak artmalıdır. Fransa’da 244 Cİ’li tarım ve gıda ürününün bulunmasını kıskanıyorum. İtalya’da 293 Cİ’li tarım ve gıda ürününün bulunmasına içten söylüyorum, üzülüyorum!

Bir ürünün Coğrafi İşarete sahip olması ancak onun gerekli resmi prosedürleri geçerek tescil edilmesi ile mümkün oluyor. Yani, aklınızdaki sebzenin, meyvenin, yemeğin, süt ürününün Cİ işareti almasını sağlamanız zor “meşakkatli”

Ferahlatıcı bir bilgi ise, şöyle:

Gıda, tarım, maden, el sanatları ürünleri, sanayi ürünleri gibi geniş bir yelpazede yer alan ürünlerle ilgili tescil işlemi için ürünün üreticisi olan gerçek veya tüzel kişiler, tüketici dernekleri, konu ve coğrafi yöre ile ilgili kamu kuruluşları başvuruda bulunabilirler.

Cİ Tescilli 817 üründe gıda ürünleri az sayıda değil, ama, tekrarlıyorum: aklım ve gönlüm, bu sayının daha yüksek olması ve bunun için çaba gösterilmesi gerektiğine inanıyorum.

Ayvalık Zeytinyağı, İzmir Tulum Peyniri, Kars Kaşarı, Antakya Künefesi gibi çok bilinen ürünler, Coğrafi İşarete sahip ürünlere güzel örnekler. İzmir özelinde ise yapılan başvurulara göre 18 tescilli gıda ürünü bulunuyor.

Bu ürünleri; Bergama Kozak Çam Fıstığı, Bergama Tulum Peyniri, Manyas Peyniri, Bozdağ Kestane Şekeri, Ege Sultani Üzümü, Ege İnciri, Gümüldür Mandalinası, Güney Ege Zeytinyağları, İzmir Boyozu, İzmir Kumrusu, İzmir Lokması, İzmir Şambalisi, İzmir Tulum Peyniri, Kuzey Ege Zeytinyağları, Seferihisar Mandalinası, Urla Sakız Enginarı, Yarımada Hurma Zeytini, Çeşme Kavunu ve Ödemiş Patatesi olarak sayabilirim.

Cİ uygulaması, yerel üretimi ve kırsal kalkınmayı desteklerken, geleneksel bilgi ve kültürel değerleri de korumayı amaçlar, tüm bu özellikleri doğrultusunda biyoçeşitliliğe de olumlu katkıda bulunur.

Cİ uygulaması, bir yanıyla geleneksel üretim yöntemlerini ve ürünleri ön plana çıkartır, tarihsel öneme sahip bu uygulamaların sürekliliğine destek olur ve piyasada ayrı bir pazarlama alanı olarak karşımıza çıkar.

Cİ sistemi, ne yazık ki, tekelci, neoliberal gıda sistemi tarafından sömürüye açık bir hale geldi. Yerele olan ilgi dolayısıyla Cİ sahibi ürünler, mevcut gıda politikaları göz önünde bulundurulduğunda, üreticiler kadar, bu işi sadece para kazanma hırsıyla yapan aracılara da kazanç sağlıyor. Buna, vahşi kapitalizm dersek, abartmış olur muyuz dersiniz?

Uygulama göz önünde bulundurulduğunda esas amacın bir bölgeyle özdeşlemiş ürünün diğerlerinden ayrılması ve bu türden ürünlerin ve üretim yöntemlerinin korunması olduğu akıldan çıkartılmamalı… Küçük üreticiler ve aile çiftçileri bu bağlamda desteklenmeli, onların asırlardır uyguladıkları yöntemler ve ürettikleri ürünler gerçek değerlerini bulmalı…

FAO Yatırım Merkezi Kıdemli Ekonomisti Emmanuel Hidier “Coğrafi İşaretler değer zincirinin kalbinde sosyal, kültürel ve çevresel hususlara yer veren gıda üretimi ve pazarlama sistemlerine bir yaklaşımdır. Kaliteli ürünleri teşvik ederek, değer zincirlerini güçlendirerek ve daha çok kazandıran pazarlara erişimi iyileştirerek kırsal topluluklar için sürdürülebilir kalkınmanın bir yolu olabilirler.” diyor.

Menşe yerlerine bağlı ürünlerin tescili, tek başına ekonomik kazanımlardan çok daha derinlere uzanan etkilere sahip. Kayıt sürecinin merkezinde yer alan yerel üreticiler ve işleyiciler gıda sistemlerini daha kapsayıcı ve daha verimli hale getiriyor. Üreticiler hep birlikte ürün özelliklerini geliştiriyor; Cİ etiketini teşvik ediyor ve koruyor. Cİ etiketlerinin oluşturulması, kamu yetkililerinin genellikle kayıt ve belgelendirme süreci ile yakından ilişkili olduğu için, kamu-özel sektör diyaloğunu da teşvik ediyor.

"21. yüzyıl agropolitik yüzyılı olacak 2" yazımda markalaşmayı anlatacağım.
Görüşmek umuduyla...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5